Seni büyük ustalara has bir ressamın titizliğiyle beynime öyle bir çizmiştim ki ne kadar yıkmaya tahrip etmeye çalışsam da, ayakta kalan belli belirsiz en ufak bir parçandan yeniden doğuyor ve yine içimde bir Baş yapıt olmayı başarıyordun. Seni unutmak için verdiğim kavganın mutlak galibi gene sen oluyor aşk ringindeki mutluluk hakemi beni şaşırtmıyor ve senin elini havaya kaldırıyordu. Sessiz sakin haritada bile gözle görülemeyecek kadar küçük sahil kasabalarını seçiyorum kendime kaçış noktası olarak. Tanıdık yüz görmek istemiyorum seni sormasınlar diye ve seni hatırlatan dostlar rastlamasın diye bana.
Nisanda yağan sağnak yağmurların altına kendimi kısa kollu tişort ve şortumla bırakıyorum.
Denizin, yağan yağmuru hırçınlığını bırakıp da usulca kucaklayışını, balıkçı barınaklarında istiharete çekilmiş kayıkların üzerinden elime aldığım bir şişe kırmızı şirince şarabıyla izliyorum. Kimsenin ıslanmayı göze alıp dışarı çıkmaya cesaret edemediği bu sağnak yağmurda sahilde sarmaş dolaş dolaşan sırılsıklam ıslanmış kıyafetleri vücutlarına yapışmış bir çift aşık gözüme çarpıyor ve içimdeki sen yine su yüzüne çıkıyorsun. Tedirğin oluyorum ve sanki seni elimde tuttuğum şarapla boğmak istermiş gibi ağzımı o kırmızı kekre suyla doldurarak, büyükçe bir yudum çekiyorum.
Sağanağın bitiminde bir boğayı devirmek isteyen bu aylarda pek rastlanmayan kuvvetli bir rüzgar peydahlandı. Biraz önceki o sakin duru deniz kabarmış oluşan dağlalar ağzından köpükler saçan dev bir dudak misali sahile hırçınca vurmaya başlamıştı. Devasa boyutlara ulaşan dalgalar görülmeye değerdi hele o son yok mu son.. sahile ulaşınca foşşş diye kendilerini kıyıya bırakırken dev dalgalardan çıkan huzur dolu ses.
Hava bahar gibi ılıktı ve ben onca ıslanmaya rağmen hiç mi hiç ürperti hissetmiyordum aksine şarap senin kalbime düşürdüğün kor gibi damarlarıma bir ateş salıvermişti. Sahil pırıl pırıl gözüküyordu yağmur dinmiş fırtına kesilmiş ve güneş gökyüzündeki yerine demir atmıştı, ha bir de kar yağsa dört mevsimi bir günde yaşayacaktım. Ayakkabılarımı çıkarıp elime aldım hep romantik filmlerde görürdüm terk edilen sevgililer ya da efkarlı aşıklar ellerinde ayakkabılarıyla yalın ayak uzun sahilde volta atar deniz kabukları toplarlardı. Gerçektende fırtınanın denizden koparıp sahile savurduğu o kadar çok deniz kabuğu vardı ki deniz kabuğu koleksiyonu yapan biri için bulunmaz bir hazineydi üzerinde yalın ayak yürüdüğüm bu sahil.
Şehirde o eksoz dumanlarının motor gürültülerinin arasında çalışarak harcadığım zamanın boşa olduğunu şimdi anlamaya başlamıştım. İmkanım olsa bu sahil kasabasında bir ömür geçirir ve hatta burada ölür deniz kenarındaki çam ağaçlarının birinin altına gömülerek kemiklerimi sıcak kumlarda dinlendirirdim.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder