2 Haziran 2009 Salı

EN KÖTÜ ALIŞKANLIĞIM SENİ SEVMEK..

Benim en kötü alışkanlığım seni sevmek…Aynı bir alkolüğün birayı, rakıyı yada viskiyi sevmesi gibi. Çocuk saflığında sevmiştim seni safca birkaç tane biradan bir şey olmaz diyeek içmeye başlayan biri gibi.
Bir papağan gibi yada ayyaşlar gibi çenemiz düşüyor bir araya geldikmi sürekli vıdı vıdı konuşuyorduk, hiç konu bitmiyordu, bir sen anlatıyordun bir ben. işten, evden, yoldan geçen kızın eteğinden…Sohbetlerimiz bazen o kadar koyu oluyordu ki zaman kavramı silinip hiçliğe karışıyordu aklımızdan.
Hem nefret ediyordum hem de sensiz yapamıyordum. Akşamcıların aklına rakı sofrasının saati gelince, hava kararınca düşmesi gibi sende vakti saati geldimi benim aklıma düşüyordun. Damarlarımdaki kan adeta sana doğru çekiliyordu ve yerini senli duygular hatıralar alıyor ve kalbime akmaya dolmaya başlıyordu.
Bir alkolük nasıl pencesine düşerek alkolün esiri olmuşsa bende senin o yumuşak pamuksu ellerinin arasındaydım ve seni sevmenin esiriydim. Sen istemesende seni sevmemi karşı koyulamaz bir tutkuyla sevmeye devam ediyordum seni. Her köşe başındaki tekel bayii yada meyhane, bar gibi alkoliklerin alkolü unutmasını engelleyecek mekanların olduğu gibi benimde seni unutmamı engelleyecek cafeler, parklar ve duraklarla köşe başları ve sokaklarla doluydu etraf.
Gizliden gizliye ele geçirmiştin beni sarhoşundum senin, yogun duygularla doldurmuştum kalbimi, aklımı, uyuşturmuştum her birini gerçeği senin benimle oynadığın oyunu göremiyordum.
Sinsi sinsi kanıma girmiştin ve şimdi kanımı senden arındırmak için köşe bucak kaçar olmuştum. Seni bulamayacağım göremeyeceğim hissedemeyeceğim seni bana hatırlatmayan yerleri mesken tutuyordum.
Çileli sefil evsiz şarapcılarla takılıyor ihanet kin dolu şarkıları onlarla kuytu köşelerde mırıldanıyordum. Umrunda olmadığımı umursamaya çalışıyordum onların yöntemiyle. Kimini hırçın yapan kimini konuşturan bir diğerini de ağlatan sihirli su benide donuklaştırmış suskunlaştırmıştı. Bir ayyaşın alkol krizine yakalanması gibi sensizlikle lanetlenmiş bunalım nöbetlerine tutuluyorum tir tir titriyor ve sarsılan bedenimi durdurmak için yine kendi kollarımla sarıyorum. Sana defalarca güzelliğinin altında gizlenen bir şeytan olduğunu ve kalbinin kutuplar kadar soğuk olduğunu, hyatımda tanıdığım aşık rolünü oynayan en iyi artis olduğunu her tartışmalarımızda söylemek istesemde her seferinde bunları önünüze kusmak yerine geri yutmak zorunda kalıyordum. Belkide seni sonsuza kadar kaybetmek bir daha görememek korkusu engel oluyordu buna ama mantklı sakin kafayla düşününce zaten deliler gibi sevmiş olsaydıkta birbirimizi, hayatın kanunu gereği bir gün ölüp de sonsuza dek kaybetmeyecekmiydik birbirimizden sakındığımız bu ruhu ve bedeni.
Hala anlayamıyordum nasılda güzel oynamıştın bu “sana değer veriyorum” oyununu. Oysa ben tamda ikimizin arasındaki bütün o kurşun geçirmez zırhların kalktığını tüm kapıların sonuna kadar açıldığına inanmaya başlamıştım ki aynı alkolün yalancı tesiri ve insana yitittirdikleri gibi işte sende bir anlık mutluluktan sonra yitip gitmiş gün ve gecelerimi eskisi gibi beraberinde çekip sürüklemek yerine asıl ait olan kişiye “bana” bırakıp hayatımdan uçmuştun…

HUZUR...

Seni büyük ustalara has bir ressamın titizliğiyle beynime öyle bir çizmiştim ki ne kadar yıkmaya tahrip etmeye çalışsam da, ayakta kalan belli belirsiz en ufak bir parçandan yeniden doğuyor ve yine içimde bir Baş yapıt olmayı başarıyordun. Seni unutmak için verdiğim kavganın mutlak galibi gene sen oluyor aşk ringindeki mutluluk hakemi beni şaşırtmıyor ve senin elini havaya kaldırıyordu. Sessiz sakin haritada bile gözle görülemeyecek kadar küçük sahil kasabalarını seçiyorum kendime kaçış noktası olarak. Tanıdık yüz görmek istemiyorum seni sormasınlar diye ve seni hatırlatan dostlar rastlamasın diye bana.
Nisanda yağan sağnak yağmurların altına kendimi kısa kollu tişort ve şortumla bırakıyorum.
Denizin, yağan yağmuru hırçınlığını bırakıp da usulca kucaklayışını, balıkçı barınaklarında istiharete çekilmiş kayıkların üzerinden elime aldığım bir şişe kırmızı şirince şarabıyla izliyorum. Kimsenin ıslanmayı göze alıp dışarı çıkmaya cesaret edemediği bu sağnak yağmurda sahilde sarmaş dolaş dolaşan sırılsıklam ıslanmış kıyafetleri vücutlarına yapışmış bir çift aşık gözüme çarpıyor ve içimdeki sen yine su yüzüne çıkıyorsun. Tedirğin oluyorum ve sanki seni elimde tuttuğum şarapla boğmak istermiş gibi ağzımı o kırmızı kekre suyla doldurarak, büyükçe bir yudum çekiyorum.
Sağanağın bitiminde bir boğayı devirmek isteyen bu aylarda pek rastlanmayan kuvvetli bir rüzgar peydahlandı. Biraz önceki o sakin duru deniz kabarmış oluşan dağlalar ağzından köpükler saçan dev bir dudak misali sahile hırçınca vurmaya başlamıştı. Devasa boyutlara ulaşan dalgalar görülmeye değerdi hele o son yok mu son.. sahile ulaşınca foşşş diye kendilerini kıyıya bırakırken dev dalgalardan çıkan huzur dolu ses.
Hava bahar gibi ılıktı ve ben onca ıslanmaya rağmen hiç mi hiç ürperti hissetmiyordum aksine şarap senin kalbime düşürdüğün kor gibi damarlarıma bir ateş salıvermişti. Sahil pırıl pırıl gözüküyordu yağmur dinmiş fırtına kesilmiş ve güneş gökyüzündeki yerine demir atmıştı, ha bir de kar yağsa dört mevsimi bir günde yaşayacaktım. Ayakkabılarımı çıkarıp elime aldım hep romantik filmlerde görürdüm terk edilen sevgililer ya da efkarlı aşıklar ellerinde ayakkabılarıyla yalın ayak uzun sahilde volta atar deniz kabukları toplarlardı. Gerçektende fırtınanın denizden koparıp sahile savurduğu o kadar çok deniz kabuğu vardı ki deniz kabuğu koleksiyonu yapan biri için bulunmaz bir hazineydi üzerinde yalın ayak yürüdüğüm bu sahil.
Şehirde o eksoz dumanlarının motor gürültülerinin arasında çalışarak harcadığım zamanın boşa olduğunu şimdi anlamaya başlamıştım. İmkanım olsa bu sahil kasabasında bir ömür geçirir ve hatta burada ölür deniz kenarındaki çam ağaçlarının birinin altına gömülerek kemiklerimi sıcak kumlarda dinlendirirdim.

HER AN HERŞEY OLABİLİR...

Şimdi yalnızım seni unutmak için adanayı o çok sevdiğim şehri sık sık terk ediyorum tek başıma uzun uzadıya seyahatlere çıkıyorum. Maceralı, adrenalimi yükseltecek turlara katılıyorum, ava çıkıyorum. Doğa yeşillik ve temiz havadan, seni içimden beynimden ve kalbimden söküp bir nebzede olsa atması için medet umuyorum.
Tehlikeli uçurumların kenarlarındaki en uc kayaların üzerinde oturup metrelerce aşağıda koyu her dalga vuruşunda azar azar yiyen bitiren oyan o mavi denizi izliyorum. İçimden geçmiyor sanma, arkamdan bir çift el gibi şiddetli esen rüzgarın beni oturduğum kaya parçasının üzerinden savurup metrelerce aşağıdaki derin maviliklere atsın. Evet bunu istiyorum bazen.
Otobanlarda hızla geçen arabalara aldırmadan sağa sola bakmadan karşıdan karşıya geçiyor tren yollarında hoyratca fink atıyor belamı arıyordum.
Sonu ne olacaktı peki ben ölecektim yaşadıklarımız iyi ve kötü her şey birer silik hatıra olarak belki hatırlanacaktı senin tarafından, sanki umrundaymış gibi benim ölümüm ama ölümümle bir devir bitip bir devir başlayacaktı benim için. Ölümü de nerden çıkardın deme şimdi bana her şeyin meçhul olduğu bir zamanda her an her şey olabilir…

ŞEYTANMISIN...

Gittiğinden beri beynim hala senden bahsediyor bana artık duymak gördüğümde tanımak bile istemediğim senden bahsediyor. Gidişin bana ihanet gelirken sana doğal normal gelebilir çünkü sevmedinki ben senin için bu gün olan ama yarın olmasada olur cinsinden bir eğlenceydim. Odamda unuttuğun atkını futbol takımı tutan ateşli bir taraftar edasıyla saklıyordum, çünkü seni seviyordum. Onda, senden teninden sinmiş parfüm kokularını buluyordum, aralarda kalmış uzun kızıl saçların vardı incitmeden onlara bakıyordum ve aynı itinayla tekrar katlayıp yastığımın yanına koyuyordum. Tüm gece boyunca parfümünün kokusunu almak hala yanımda olduğun hissini veriyordu bana. Oysa sen o neşeli kahkahanı takmış kızıl saçlarına sinmiş burberry marka parfümünü savura savura kimin yanında ne duygulardaydın ne hallerdeydin oysa.
Atmak seni unutmak için sana ait her şeyi resimleri, atkını kaç defa atmayı yok etmeyi denedim ama sokakları caddeleri kaldıramazdım ki ya da parkları, cafeleri, mcdonalt's ları ve chicken royal menüyü, dolmuş duraklarını, ortak arkadaşlarımızı yapamazdım gücüm yetmezdi. Her yerde onlarca anı hatıra varken yapamazdım atkınla ona sinmiş parfümünden, uzun kızıl saçından kurtulmak deveden bir tek kılın çekilip atılması gibi kalırdı yanında.
Anlıyordumki benim yaşantımın külliyatını oluşturuyordu sen ve geride bıraktığın acı tatlı anılar hatıralar.
Sana hayrandım seni seviyordum ve sana adeta tapıyordum bu nasıl bir tutkuydu şimdi inanamıyorum bu kadar hakıyetsiz birine bu kadar dolu dolu sunulan bir sevgi bence günahtı, hak yemekti. Başkalarından kısılarak sana biriktirilmiş bu sevği haramdı, çünkü nice güzel insanın dostun hakkı vardı o sana karşılıksız bolca sunulan sevgide aşkta. Sen bir günahtın beklide beni günaha sokmak için güzel bir kadın kılığında gönderilen kalbi ve ruhu kararmış bir şeytandın.

GÖZLER YALAN SÖYLER...

*Tamir edilemecek günahlarım oldu, ne bu dünyada telefi edebileceğim nede diğer tarafta. Ancak affını dilemekten başka elimden yapacak başka bir şey gelmeyecek işler yaptım ama sana duyduğum aşk işlediğim en büyük günahtı belkide…evet adı içeriği olsa olsa bu olur günah, kimseye zarar vermeden sadece kendi bedenime ve ruhuma karşı işlediğim bir günahsın sen benim için, ne bu dünyada affı mümkün nede diğer tarafta.
Sevmemeliydim bile bile sevdim, çekip gitmeliydim ama ben her çekip gitmelerde sana birkaç adım fazlasıyla geri koştum. Bazı sevgiler bazıları için başta yasaktır aynı ademin cennetten kovulmasını sağlayan yasak meyve gibi ama ben, bile bile yasakları alaşağı ettim sanki sana kavuşunca sen yanımda olunca adalet beni yargılamayacak sorunlar,suçlar cezalar ortadan kalkacaktı.
Gözlerim kararmış sana sabitlenmiş, beynim kendini çalıştıran tüm çarklarını sana geldiğinde söküp atmış ve öylece sende kalmıştı. Böyle olmamalıydı aşk böyle olmazdı bir tarafın delice sevip diğer tarafın sırf canı sıkıldığı için oynadığı bir kağıt oyunu değildi. Tabi yeşil çuhayla kaplı masanın bu tarafında durum böyleydi ama senin sandalyenin olduğu masanın diğer tarafnda ise durum tam tersi, Sen bu oyuna sıkıldığın için dahil olmuştun bense aşkını kazanmak için ter döküyordum. Midemi bulandırıyorsun biliyormusun artık, ter damlacıkları alnımda boncuk boncuk durmuş, yüzümden birer birer kayıp gitmek için sırasını bekliyor. Sana tutulduğumdan beri yitirdiğim değerler, sana karşı beni uyaran aç gözünü kör aşık diyen ve benim kalplerini bir bir kırdığım, hayatımdan kayıp giden arkadaşlarım gibi. Seninle yaşadığım baş başa geçirdiğim günleri ve senin bu yaşananların bir dakikasının bile umrunda olmadığını öğrenmek mideme kramplar girmesine bir kadının çektiği doğum sancılarını andıran bıçak gibi saplanan acıların girmesine neden oluyor.
Sen beni odanın bir kenarında yakılmış bir tütsü çubuğu gibi için için yakarak tüketiyorsun. Güzel kokular yayarak yanan cubugun içindeki ateşsin sen ve Sona gelindiğinde kendiliğinden söneceksin, benden başka kimse fark etmeyecek ve senden geriye bedenimi terk ettiğinde küllerimin kalacağını, yardım için elini uzatanların elinde dağılacağımı bile bile çekip gideceksin.. başka bir tütsü çubuğunda yeniden hayat bulmak için.
Gözlerini ne kadarda ustaca kullanmıştın, biliyordun herkes gibi bu aptal aşıkta inanırdı ”gözler yalan söylemez” lafına, ilk başta sevgi fışkırtan o iki elmas parçası gözler aslında için için beni yerermiş de, benim aptallığıma dokundururmuş da, gözüme inen o kalın pembe aşk perdesi görmemi fark etmemi engellermiş.
Neşeli güleç yüzlü kadınlar çekici olur derler, acaba beni de senin ekseninde dönmem için sabitleyen o güleç maskesi takmış yüzmü olmuştu. Yüzünün üzerine kat kat takılmış maske seni tanıdıkca birer birer çıkıyor, gerçek yüzüne doğru yaklaşıyordum. Ama ben aptal aşığı oynamaya devam ederek, her seferinde yok canım daha neler diyerek bu sendeki değişimleri geçiştirerek kendimce makul cevaplar bulmaya, olumlu sonuçlarla yorumlamaya çalışıyordum. Ve sen beni her kaybetmeye çalışmanda ben seni yeniden ama yeniden kazanmaya çabalıyordum….

1 Haziran 2009 Pazartesi

GAMZELİ KIZA...

Sende her gün yeni bir şeyler keşfediyorum, yeni güzellikler başımı döndürüyor. Görünmez bir el beni sana zincirlerle bağlıyor adeta.
seni bir da gibi her gün yeniden keşfediyorum ve her seferindede başka bir güzellikle karşılaşıyorum.
Bu günde gamzelerini keşfettim.
O bir çift sevimli çukur beni boğazıma kadar sevgiye gömmüştü. o gamzelere baktıkca tüm dünyanın çirkinlikleri siliniyor, bir kadının gece yatarken makyajını silmesi gibi dökülüyor yerini neşe mutluluk alıyordu. İçimden sana gül vermek geçiyor kırmızı kıpkırmızı henüz açmamış gonca, elimde olmadan güllere kıyıyorum bülbülden dlından ayırıyorum.
Hey ne oldu ya bana daha önce hiç böyle olmamıştım?
Başım dönüyor, dönüyor...yanağındaki çukura düşüyorum.

FOTOGRAFLAR....

Zaman gece yine her zamanki gibi kapkara ne gökyüzüne serpiştirilmiş parlak yıldızlar var nede ay gülümseyen yüzünü göstermiş, ortalık hüzün yüklü siyah dolu. Yol boyunca her on metreye bir loş ışıkla yanan sokak lambaları var siyahı aydınlatan; dışarıda eli arkasında bir rüzgar dolaşmakta tek başına hafif bir ıslık dudaklarında. Benimse yine kalbim kasvetli ve buruk...
Kendi kendimi itekliyorum mazi doldurulmuş havuza, dibe en derine dalıyorum sanki denizin dibinden çakıltaşı yada deniz kabuğu çıkarmak için yarışan yaramaz çocuklar gibi...
Fotograflar geçiyor elime ta eskiye ait. Tek tek bakıyorum onlara ama bu seferki bakış ilk gün baktığım gibi alelacele değil daha bir dikkatle.
Her bir fotografın üzerinde dakikalarca dolaştırarak gözlerimi, ince bir elekten geçiriyorum sanki o zamanki halimi verdiğim pozu. Eksik yanlarımı arıyorum, kendi kendimi eleştiriyorum, kızıyorum bazende. Bazılarındaysa utanıyorum karanlıkta bile kızarıklığı belli oluyor bir ateş böceği gibi yanıyor yanaklarım "ne cahilmişim şimdiki aklım olsa yapmazdım" dediğim oluyor.
Bir resmim var yine karanlıkta çekilmiş, bir apartmanın beşinci katının balkonundan gözlerimi pür dikkat dikmiş meçhule bakıyorum yandan kimin çektiğini hatırlamadığım bir resim. dakikalarca düşünüyorum acaba nereye bakıpda vermiştim bu pozu? O an ne düşünceler dolaşıyordu kafamda, yoksa gene senli konularmı?
Nedendi bu geceye düşkünlüğüm? Peki ya o neden kucak açmıştı bana?...
Bir diğerindeyse çok çok eski bir dostum sarılmışız hiç bilmeden günün birinde hasım olacağımızı!
Bilmeden samimi pozlar vermişiz yıllara inat, sucuk ekmek yemişiz öbüründe içinde sen ve arkadaşlarınında olduğu dört kişi ekmeklerimizi batırırken önümüzdeki tavaya poz vermişiz objektife.
Dost bildiklerimi eğlendirmişim bir kaç resimde rakıların su gibi aktığı eğlencenin sabaha kadar sürdüğü müzikli mekanlarda çekilmişiz. Pisten inmemiş hiç biride suratlarından silmişim kederi mutlulukla gülmekteler hepside. Discoda barda çekilmiş çoğu resmim, bu yalan sahte mutluluklrın yaşandığı mekanlara neden bil bakalım düşkünlüğüm. Bu resimlerin çoğu geceye mahsus, kiminde sarhoş çıkmışım kimindeyse berduş.
Askere yollamışım rsmin birinde arkadaşımı, oynarken çekmişler iki kollarım ana açık. Arkada fonda çıkmış bir kaç kişi öyle masumca bize bakıyor acaba ne düşünüyorlardı? Büyük bir ihtimalle gün gelecek bizdemi böyle düğünle halayla gideceğiz askere diyedir. Şimdi bakıyorumda o resimdeki çocuklardan biri şuan asker hemde ankara koruma taburunda askerliğini yapıyor, bir diğeri evlendi bir kızı var onun yanındakide evlendi oda askerde şuanda.
Ve sırada benim askere giderken çekilmiş resimlerimde. işte benide yolluyorlardı ben nasıl yolladıysam onları. Oynuyorduk annemle hasrete, ayrılığa kafa tutar gibi karşılıklı, davullar çalıyor eller neşeyle çırpılıyordu alkışlar bana değil en büyük askereydi.
Ahh ahh! derin derin soluk alıp veriyorum. Daldığım hauzdan çıkıp nefese muhtaç kalmış gibi derin derin nefes alıp veriyorum ciğerlerime dolduruyorum bolca oksijeni. Saat ilerliyor, bu saatte sessiz olduğu için her yer saniyelerin geçiş tıkırtılarıda tüm odada yankılanıyor. Tık tık tık...
Sen duymuyorsun bu sesleri çünkü şimdi en derin uykulardasındır. Paylaşmıyorsun geceyi benle, paylaşmıyorsun uykusuzluğu, yanlızlığımı. Terk etmişsin sende herkes gibi geceyi, bir an önce gündüze kavuşmak istiyorsun. Oysa beni bilirsin severim, seni sevdiğim gibi geceyi ama fazla ama az.
En güzeli yaşarım gece, bu günde maziyi paylaştım işte onunla sana maziyi sunduğum gibi...Eski fotografları karıştırdım onunla, anlattım fotograflarda olup bitenleri. Sessizce dinledi beni, başka ne yapabiliirdi ki...
Belki ilk defa anlatmadım seni geceye şikayet etmedim senden yakınmadım dalmıştım öylesine. önümdeki albümde dizilmiş fotograflara bir bakıyor bir yazıyordum, belkide anlatmayışım seni geceye hiç rastlamadığımdandır,fotograflarda sana!.....